HAYAT BİR GECE RÜYASI Mİ?ÖLMEDEN ÖNCE UYANMANIN SIRRI
Hayat Bir Gece Rüyası mı? Ölmeden Önce Uyanmanın Sırrı
Her sabah çalar saatimizin sesiyle ya da odamıza sızan gün ışığıyla gözlerimizi açıyor, "Uyanıp güne başladık," diyoruz. Peki ya gerçekten uyanmadıysak? Ya şu an yaşadığımız, adını "hayat" koyduğumuz bu realite de aslında daha büyük bir uykunun parçasıysa?
Doğu bilgelerinden tasavvuf erbabına, kadim felsefelerden modern kuantum fiziğine kadar asırlardır insanlığın kulağına aynı sarsıcı hakikat fısıldanıyor: "İnsanlar uykudadır, öldükleri zaman uyanırlar."
Gelin, bu derin fısıltının ardındaki sırrı, yaşamın rüya niteliğini ve henüz fiziksel olarak bu dünyadan ayrılmadan "uyanmanın" mümkün olup olmadığını birlikte keşfedelim.
Dünya Hayatının "Rüya" Niteliği
Gece yatağımıza uzanıp rüya gördüğümüz anları hatırlayalım. O rüyanın içinde koşarken nefes nefese kalır, korktuğumuzda kalbimizin hızla çarptığını hissederiz. Ağlarız, güleriz, seviniriz... O an bizim için o rüyadan daha gerçek hiçbir şey yoktur. Ta ki gözlerimizi açıp yataktan doğrulana kadar. Uyandığımızda derin bir nefes alır, "Şükür ki sadece bir rüyaymış," deriz.
İşte dünya hayatı da tam olarak böyledir. Beş duyunun ve zihnin sınırları içinde yaşarken; biriktirdiğimiz malları, aldığımız unvanları, yaşadığımız kırgınlıkları ve kaygıları mutlak gerçek sanırız. Egonun labirentlerinde kaybolur, geçici olanı kalıcı zannederiz. Oysa ölüm denen o büyük boyutsal geçiş gerçekleştiğinde, bilincimizin üzerindeki maddi perdeler kalkacak ve insan rüyadan uyanan biri gibi irkilerek arkasına bakacaktır.
Asıl soru şudur: Gözümüzü sonsuza dek yummadan önce, bu rüyanın farkına varmak mümkün müdür?
Ölmeden Önce Uyanmanın Sırrı
Kadim geleneklerin en büyük öğretisi, uyanmak için fiziksel olarak toprağa girmeyi beklemek zorunda olmadığımızı söyler. Tasavvuftaki "Ölmeden önce ölünüz" düsturu, tam olarak "yaşarken uyanmanın" formülüdür.
Peki, yaşarken uyanmak ne anlama gelir ve bunun sırrı nedir?
1. "Ben" İllüzyonundan "Biz" Bilincine Geçmek
Uykuda olan insan, kendini evrenden ve diğer her şeyden ayrı zanneder. Sadece kendi çıkarını, kendi korkularını ve kendi küçük dünyasını merkeze alır. Uyanış ise, tüm evrenin aynı bütünün parçası olduğunu, hepimizin aynı kuantum alanında, aynı ilahi frekansta buluştuğunu fark etmektir. "Ben" rüyasından, "Biz" birliğine uyanmaktır.
2. Bilinçaltının Kalıplarını ve Perdelerini Eritmek
Yaşamı doğrudan değil, zihnimizin arkasındaki eski kayıtların, korkuların ve geçmiş travmaların filtresinden görürüz. Bu filtreler bizim algı uykumuzdur. Ne zaman ki içimize döner, bilinçaltımızdaki o katı kalıpları şifalandırır ve frekansımızı sevginin, kabulün, teslimiyetin yüksek titreşimine taşırız; işte o zaman bilincimizin üzerindeki perdeler bir bir kalkar.
3. Seyirci Makamına Geçmek (An’da Kalmak)
Rüyayı gören kişi, rüyanın içinde savrulur. Ama uyanan kişi, rüya gördüğünün farkındadır. Hayat sahnesinde başımıza gelen olaylara, acılara ve neşelere birer "rol" gibi bakabilmeyi başardığımızda, olayların içinde kaybolmak yerine "seyirci" makamına geçeriz. Dünyada oluruz ama dünyaya aldanmayız. Topraklanır, merkeze gelir ve yaşamı bir rüya esnekliğiyle, sevgiyle kabul ederiz.
Gönül Gözüyle Görmek
Fiziksel gözlerimiz bizi yanıltabilir; bizi maddeye, surete ve ayrılığa odaklar. Oysa uyanış, gönül gözünün, yani ruhsal algının devreye girmesidir.
Hayat akıp giderken, takvimler değişirken kendimize sormamız gereken en samimi soru şudur: Bugün hayat rüyamın ne kadar farkındayım? Korkularımın mı peşinden koşuyorum, yoksa ruhumun derinliklerindeki o saf ışığa ve sevgiye mi alan açıyorum?
Unutmayalım; uyanış bir anlık bir varış noktası değil, her nefeste yeniden seçtiğimiz kutsal bir yolculuktur. Yol da, yolculuk da, uyanacak olan da biziz.
Gözlerimizi gerçeğe sevgiyle açtığımız, rüyanın içindeki güzellikleri saf bir farkındalıkla seyrettiğimiz uyanık günlere...
Yorumlar
Yorum Gönder